Embed

ELLERİYLE ŞİİR ÇİZEN ADAM *

Türküler, deyişler, renkler ve tuvallerle örülmüş bir yaşamdı O’nunki. Sonsuz yaşam sevincini ve ölümsüz sanat anlayışını bir arada barındıran, resim ile şiiri başa baş yaşayan bir ömür... Mirasıysa, geçtiğimiz yüzyıla damgasını vuran büyük aşklar, sevgiliye yazılan türkü tadında şiirler ve birçok sanatsal çalışmaydı.
 

1913 yılında Görele’de doğar Bedri Rahmi. Trabzon Lisesi’nin bitirir bitirmez, şimdiki adı Mimar Sinan Üniversitesi olan İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne girer. Akademiyi yarım bırakarak Fransa’ya gittiğinde, dönemin en önemli ressamlarından Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı’nın en iyi öğrencisidir. Ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu’nun bursunu paylaşarak gittiği Fransa’da, Andre Lhote’nin öğrencisi olur ve onun atölyesinde resim çalışmalarına devam eder. 1934’de yurda döner ve okulunu yarım bıraktığı için aynı yıl akademinin açtığı diploma sınavına girer. Sınavda üçüncü olur, fakat resim o kadar içine işlemiştir ki, üçüncülük onu tatmin etmeyecektir. Diploma sınavına yeniden hazırlanırken, Çerkeş’teki demiryolu yapımında çevirmen olarak çalışır. Akademinin 1936 yılında açtığı sınava yeniden girdiğinde, “Hamam” adlı çalışmasıyla birinciliği kazanır. Bu başarısı neticesinde, ertesi yıl akademide asistan olarak çalışmaya başlar. CHP’nin kültür programına dahil olarak, birçok sanatçıyla birlikte Anadolu’yu dolaşır. Ardından tekrar Paris’e giderek, İnsan Müzesi’nde eski kavimlerin sanat anlayışları üzerine çalışmalar yapar. 1950 yılında, o güne kadarki sanat anlayışını özetleyen sergisini Ankara’da açar. Aynı yıl döndüğü Paris’te mozaik üzerine çalışmaya başlar ve Brüksel sergisi için 272 m²’lik mozaik bir pano hazırlayarak altın madalya kazanır. 1969 Sao Paolo Bienali’nde onur ödülü almaya kazanan Bedri Rahmi, 1974 yılında öldüğünde, oğlu Mehmet Bey’in değimiyle “dizginlenemeyen bir coşku, yaşama sevinci ve renkler” bırakır. Bedri Rahmi’nin ardından geriye kalan yüzlerce eseri unutulmaz. Eserlerinin yanı sıra unutulması zor bir aşk öyküsü de yadigar kalır geriye.

Bedri Rahmi’nin Fransa yılları, sadece sanatını ilerletmesini ve sanat çevrelerini tanımasını sağlamaz, aynı zamanda aradan geçen bunca yıla rağmen hala yüreklerde duran bir aşk öyküsüne de vesile olur. Bedri Rahmi, gel-gitlerle dolu bir aşk yaşayacağı Rumen asıllı Ernestine’i, Andre Lhuote’un atölyesinde tanır. Aralarındaki yakınlaşma, kısa zamanda büyük bir aşka dönüşecektir. Fransa’daki günlerini, Paris’in müzelerini gezerek ve birbirlerini tanıyarak geçirirler. Aralardaki küçük ayrılıklarsa, birbirlerini daha çok yakınlaştırır. Bedri Rahmi’nin İstanbul’a dönüşüyse, dayanılması zor bir ayrılık olacaktır. Fakat ikilinin bu ayrılığı fazla uzatmaya niyetleri yoktur. Bedri Rahmi’nin İstanbul’daki günleri de pek parlak sayılmazdır ve kendini çalışmaya verir yeniden, durmadan resim yapar. Ancak evde bir şeyler üretmek gerçekten çok zordur. Çünkü ailesi işsiz ve eğitimsiz biri gözüyle bakıyordur ona. Bu zor zamanlarda Ernestine, Bedri Rahmi’nin yanında olmak ister ve İstanbul’a gelir. Fakat Bedri Rahmi’nin ailesi ona çok soğuk davranır ve fazla kalmadan Romanya’ya döner. 7 ay sonra tekrar İstanbul’a geldiğinde, ailesi bu ilişkinin ciddi olduğunu anlayarak endişelenmeye başlamışlardır ve polisi devreye sokmaktan çekinmezler. Bir gün Gülhane Parkı’nda gezerlerken iki sivil polis Bedri Rahmi’yi karakola götürür. Ernestine’in Romen casusu olduğunu söyleyen polisler, ailesini düşünerek bu ilişkiden vazgeçmesini salık verirler Bedri Rahmi’ye. Ailesinin planları tutmaz ve tüm bu olaylar onları birbirlerine daha çok yakınlaştırır. Artık evlenmeyi düşünüyorlardır, fakat ne paraları vardır ne de kalıcı bir işleri. Ernestine, çaresiz yine Romanya’ya dönerken, yanında da Bedri Rahmi’nin 50 tablosunu götürür. Bedri Rahmi’nin ilk kişisel sergisi böylece Bükreş’te açılacaktır. Fakat Bedri Rahmi, askerlik sorunu nedeniyle kendi sergisinin açılışına gidemez. Artık sürekli hale gelen bu gel gitler canlarını acıtmaya başlamıştır ve 1936 yılında Ernestine, yanında çeyiziyle bir daha dönmemek üzere İstanbul’a gelir. Bedri Rahmi de ona yeni bir isim bulmuştur; Eren. Tanışmalarından ancak 5 yıl sonra evlenebilen Bedri Rahmi ve Eren’in evlilikleri, Bedri Rahmi’nin Güzel Sanatlar Akademisi’nde asistan olarak işe başlamasına kadar sıkıntılarla geçer. Bir süre sonra bir oğulları olur, fakat hemen ertesinde Bedri Rahmi askere alınır. Türlü zorlukların ardından kavuşabildiği eşi, oğluyla birlikte yeni bir ayrılığa hazırlanırken, Bedri Rahmi izinli olarak geldiği hafta sonlarında gönlünü bir başkasına kaptırır. Bedri Rahmi’nin “Karadut”u olarak anılan Mari Gerekmezyan, akademiden öğrencisidir. Bu aşk boyunca Bedri Rahmi, Karadut’un onlarca portresini yapar, Mari de bir o kadar Bedri Rahmi büstü. Bedri Rahmi, tam bu yıllarda CHP Kültür Programı kapsamında Çorum’a gönderilir. Sanatçı artık en verimli dönemini yaşıyordur. Eren ve Bedri Rahmi Eyüboğlu çiftinin adları sanatlarıyla duyulmaya başlandıkça, yaşadıkları bu üç kişilik aşk da dilere dolanıyordur. Ve Bedri Rahmi, resimlerinin yanı sıra en güzel şiirlerini de Karadut’una yazmaya devam ediyordur;

“Önde zeytin ağaçları arkasında yar / Sene 1946… Mevsim sonbahar / Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim / Dalları neyleyim / Yar yoluna dökülmedik dilleri neyleyim… Yar yar / Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar / Değirmen misali döner başım / Sevda değil bu bir hışım / Gel gör beni darmadağın / Tel tel çözülüp kalmışım… Yar yar / Canımın çekirdeğinde diken / Gözümün bebeğinde sitem var.”

Tüm güzel şiirlerini Karadut için yazan Bedri Rahmi’yi 1946 yılında büyük bir acı bekliyordur. Menenjit tüberküloz teşhisi konan Mari, Bedri Rahmi’nin pahalı olan tedavi masrafları için birçok tablosunu yok pahasına elinden çıkarmasına karşın iyileşemez ve Alman Hastanesi’nde ölür. Bedri Rahmi’nin yaşamının başköşesinde artık hüzün vardır;

“Türküler bitti / Halaylar durdu / Horonlar durdu / Al damar, mor damar, şah damar sustu / Bahçeler put kesildi birer birer / Meyveler salkım saçak taş / Bir bulut uçardı / Başıboş bedava / Yandı kül oldu / Hüzün geldi başköşeye kuruldu / Yoruldu yüreğim yoruldu / Ağaç büyük arkasında koşamam / Kervan yürür peşi sıra düşemem / Yıldız akar uçsam da yetişemem / Hüzün geldi başköşeye kuruldu / Yoruldu yüreğim, yoruldu.”

Bedri Rahmi’nin bu yaşamdan soğumuş, elini eteğini çekmiş görüntüsü veren şiirlerinin tek nedeni, Karadut’undan ebedi olarak ayrılması değildir sadece. Çıkan bir yangında Akademi binası yanmış, emekleri ve anıları da kül olmuştur. Mari’nin ölümünden sonra düştüğü boşlukta, eşi Eren tutar elini yeniden. Kötü günleri geride bırakarak yeni bir yaşama başlayacaklarını düşünmektedirler. Ta ki Karadut’un ölümünden 3 yıl sonra bir dost yemeğinde şiir okuması istenen Bedri Rahmi’nin, şiiri ağlayarak okumasına dek;

Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınımsın, kısrağımsın, karımsın

Bedri Rahmi ve Eren’in birlikte katıldıkları o gecede, şiirde bahsedilen yar, Eren değildir. Bedri Rahmi, ölümünün üzerinden yılar geçse de Mari’yi unutmamıştır. O gün sofrada bulunan diğer konuklar da Karadut’un Eren olmadığını biliyorlardır. Elbette bu Eren Eyüboğlu için kolay katlanılabilir bir durum değildir. Ve büyük bir aşkı evliliğe taşıyan Bedri Rahmi ve Eren için yeni bir ayrılık başlıyordur. Evliliklerinin üzerinden geçen 13 yılın ardından Eren oğlunu da alarak yeniden Paris’e döner. Bedri Rahmi, Eren’e yaptığı haksızlığı anlayarak, 1 yıl sonra eşinin ve oğlunun yanına gider. Belki de yaşamlarının ikinci evresi başlıyordur artık. Bedri Rahmi’nin ölümüne dek hiç ayrılmazlar ve birlikte çalışıp, birlikte yaşlanırlar, üretkenliklerinin zirvesini birlikte yaşarlar. Bedri Rahmi Eyüboğlu, 1974 yılında 63 yaşındayken öldüğünde, mezar taşına “Sevinsin” adlı şiirinden iki dize yazılır, Bedri Rahmi’nin son sözleri olarak belki de; “Bir can verdi bize bin alır / Gideriz, gözümüz arkada kalır.”

Bedri Rahmi, Türk resim sanatının gelişmesinde ve yerleşmesinde çok büyük katkıları olan bir sanatçıdır. Ölümüne dek öğretmenlik yaptığı akademide yüzlerce sanatçı yetiştirmiştir. Bedri Rahmi ressamdır, hem de çok iyi bir ressamdır. Ancak sanatçı kişiliği, resim sanatını ve edebiyatı paralel geliştirmiştir. Bedri Rahmi’nin hem resim sanatında hem de edebiyatta başarılı olması, her iki tutkusunun da hemen hemen aynı dönemlerde ortaya çıkması ve yaşamı boyunca da at başı gitmesinde gizlidir. Bedri Rahmi’nin resimlerine bakanlar şiirlerini, şiirlerine bakanlarsa resimlerini görürler.

Türk halı ve kilim motiflerini, çini ve hat sanatının motiflerini, modern resim sanatına uyarlamıştır Bedri Rahmi. Şiirlerinde ise halk edebiyatından da beslenen toplumcu şiir anlayışının izleri vardır. Resimleri gibidir şiirleri de, halıdır, kilimdir, Anadolu’dur. Bir ressam edasıyla, renklerle oynar gibi oynamıştır sözcüklerle de. Nazım ve Bedri Rahmi, şiirlerinde birbirlerinden de beslenmişlerdir karşılıklı olarak. Bugün de dilimize bir marş edasıyla yerleşmiş olan “Yiğidim Aslanım” şiirini, Nazım’ın ölümünün ardından, ona ithafen yazmıştır Bedri Rahmi; “Ne bir haram yedin ne cana kıydın / Ekmek gibi temiz su gibi aydın / Hiç kimse duymadan hükümler giydin / Döşek diken diken yastık batıyor / Yiğidim aslanım burada yatıyor.”

Dilimize mavi yolculuk olarak geçen kavramın da ilk uygulayıcılarından biridir. Muğla-Göcek’teki koylardan biri, bugün Bedri Rahmi Koyu adıyla anılır. Bedri Rahmi’nin bu koydaki kayalardan birine çizdiği balık motifi de Göcek’in simgelerinden biridir.

Bedri Rahmi, hem birey olarak düşünüldüğünde, hem de eserleri göz önüne alındığında komple bir yaşama sevincidir dersek, herhalde yanılmayız. Renklerle, motiflerle ve sözcüklerle bezenen kocaman bir yaşama sevinci. Bir Bedri Rahmi tablosuna bakın, bir Bedri Rahmi şiiri okuyun, yaşama sevincini hemen hissedeceksiniz.

Marifet, hiç ezilmemek bu dünyada
Ama biçimine getirip de ezerlerse
Güzel kokmak
Kekik misali
Lavanta çiçeği misali
Fesleğen misali
Itır misali
İsa misali
Yunus misali
Tonguç misali
Nazım misali


* Asaf Halet’in tanımıyla
 
Kaynakça: Dündar, Can, Yüzyılın Aşkları, İmge Kitabevi, 2006

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !