Embed

HEY GİDİNİN ÇUKUROVALISI; YAŞAR KEMAL

Tarihi Kilikya bölgesi… Bugün Çukurova olarak bilinen, Anadolu’nun birçok uygarlığına ev sahipliği yapan; bir zamanlar Hititlilerin, Asurluların, İranlıların, Makedonyalıların, Selefkusların, Romalıların, Anadolu Selçuklularının ve Osmanlıların egemen olduğu bereketli topraklar… Tarihçi Heredot’un anlattığı, Homeros’un İlyada’sında adı sıkça geçen Kilikya… Sonra bugünün Torosları, Adana’sı, Çukurova’sı; Yaşar Kemal’in anlattığı…

Tarihçi değildir Yaşar Kemal ama tüm bu uygarlıkların söylenceleriyle gelişen Anadolu efsanelerini; deyişlerin, masalların, geleneklerin, halk türkülerinin ışığıyla harmanlayan günümüzün en büyük anlatıcısıdır. Yaşar Kemal’in romancılığı; Çukurova’nın bereketli topraklarından, pamuk ve çeltik tarlalarından, ırgatların döktüğü terden, traktör motorlarından, kerpiç evlerde kaynayan çorbadan, yörüklerin çadırlarından, Anadolu’nun bin bir efsanesinden beslenir.

Yaşar Kemal’in asıl adı Kemal Sadık Gökçeli’dir. 1922 yılında, Adana’nın o zaman ilçesi olan Osmaniye’ye bağlı Hemite köyünde doğar. Fakat ailesi aslen Van Gölü kıyısındaki Ernis köyündendir. 1. Dünya Savaşı’nın işgal yıllarında uzun bir göç sonunda gelirler Adana’ya. Yol kenarında, kundak bezine sarılı halde buldukları bebeği de yanlarına alırlar. O bebek ki, Yaşar Kemal’in 10 yaşına kadar kekeme kalmasına neden olacaktır. Üvey ağabeyi, küçük Kemal’in gözü önünde, camide namaz kılan babalarını öldürür. Yine küçük yaşta bir kaza nedeniyle de bir gözü kaybeder Yaşar Kemal. Ortaokula devam ederken, bir yandan çırçır fabrikasında işçilik yapmaya başlar ve çalışmak için orta sonda okulu bırakır. Irgat kâtipliği, halkevi kitaplığında memurluk, öğretmen vekilliği, traktör şoförlüğü, çeltik tarlalarında, pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık yapar. 17 yaşındayken siyasi nedenlerle ilk kez tutuklanır. Ardından yeniden ırgatlık, arzuhalcilik yapar. 1950 yılında tekrar tutuklanarak bir yıl daha yatar Adana’da cezaevinde. Çıktıktan sonra ise bir süre işsiz kalır Yaşar Kemal. Bu dönemin ardından İstanbul’a gelerek Cumhuriyet Gazetesi’nde röportaj yazarlığı yapmaya başlar ve gazetenin yurt haberleri servisini kurar ve 1963 yılına kadar da yöneticiliğini sürdürür. Gazeteden ayrılmasından sonra da enerjisini tamamen romanlarına verir. 1962 yılında, Türkiye İşçi Partisi (TİP)’e katılır ve merkez yürütme kurulu üyeliğine kadar yükselir. 1972 yılında kurulan Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS)’nin kurucuları arasında yer alır ve ilk genel başkanlığını yapar.

Yaşar Kemal’in henüz çok gençken, o yıllarda siyasi nedenlerden ötürü Adana’da sürgünde bulunan Abidin Dino ve Arif Dino ile tanışması, onun gerek edebi alanda gerekse düşünce alanında açılımını sağlar. Dostlukları, Abidin Dino’nun 1993 yılındaki ölümüne dek sürer. İleriki yıllarda Yaşar Kemal’in birçok kitabı için resimler de çizer Abidin Dino. Edebiyat dünyasında, ayrılmadığı bir başka dostu da Orhan Kemal’dir. Nazım Hikmet kitapları okumaktan cezaevine düşen, kaderin güzel bir oyunu olarak cezaevinde Nazım’ın öğrencisi olan, Adanalı Orhan Kemal.

Anadolu türküleri, zararlı düşünceler mi?

Daha küçük yaşlardan itibaren geleneksel halk türkülerine ve halk ozanlarına ilgi duymaya başlayan Yaşar Kemal, köy köy dolaşarak folklor ürünlerini derler. Halk türkülerini ve ağıtları araştırmak için köylere gittiğinde kimse yardım etmez ona ama bir süre sonra türkü çalarak “Âşık Kemal” diye anılmaya başlayınca bine yakın ağıt derler. Derlediği bu ağıtlardan hafızasına kazınanları ve kurtarabildikleri, ileriki yıllarda romanlarına büyük bir kaynak oluşturacaktır. Abidin Dino, Yaşar Kemal’in bu çalışmasına ne kadar önem verdiğinin en yakın tanıklarından biridir. “Kilometrelerce yürüyüp, dağ bayır koşup ne kurtarırsa kârdır kuralınca, önce ağıtları, sonra da türküleri, koşmaları, destanları, Çukurova’nın tüm uyaklı uyaksız söz çeşitlerini, tekerlemelerini, küfürlerini avlıyordu. Folklor derlemesi falan değildi, bu iş hayat memat işiydi, özbeöz malını kurtarıyordu Çukurova’nın, sorumluydu kurda kuşa karşı, şaka değil.” Ancak derlediklerinin büyük bir bölümü, “zararlı düşünceler” içerdiği öne sürülerek polis tarafından yakılır. Oysa onlar, binlerce yıldır dilden dile dolaşan Anadolu türküleridir.

İlginçtir ki; 1940’lı yıllarda birçok edebiyatçı için ortak bir nokta, bir durak olan İETT’den Yaşar Kemal’in de yolu geçer. (*) İETT’de hava gazı memurluğu yapan, yani görevi tek tek evlerdeki sayaçları okumak olan Yaşar Kemal’in, sonraki yıllarda bir insan yüzünü bile sayfalarca tasvir edebilmesini, bu işi sayesinde belki de binlerce yüz görmesini de küçük bir pay sahibi yaparsak, yanlış mı ederiz?

Sonsuz gerçekçilik

Başta İnce Memed olmak üzere Yaşar Kemal’in tüm yapıtlarında ortak bir nokta vardır. Yaşar Kemal’in tüm romanlarının bir karakteri de okuyucularıdır, bizlerizdir. Çorak topraklarda aceleyle yürüyen karıncayı görürüz ve gökyüzünde uçan güvercinin kanat seslerini duyarız. Karakterlerin yüzlerinin en küçük kıvrımlarını hissederiz, evleri, köyleri tüm ayrıntılarıyla biliriz. Romanda gerçekçilik denir ya hep, işte gerçekçilik Yaşar Kemal’in eserleridir. Doğa da tüm gerçekliğiyle çırılçıplak karşımızdadır, yaşadığı toprağın insanlarının gerçekleri gün gibi ortadadır. Tarımda sanayileşme (daha doğrusu sanayileşememe) ile birlikte köylünün yaşadığı sorunlar, ağaların sömürüsü, ayakta kalmak için direnen köylüler gerçektir. Toroslardan kalkıp Çukurova’ya pamuk ırgatlığına gelenlerin dertleri gerçektir. Çeltik tarlaları yüzünden zengin olan ağalar, hastalıktan kırılan, ölen köylüler gerçektir. Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Türk edebiyatının tartışmasız en önemli eleştiri ustası Fethi Naci, “Yaşar Kemal’in Romancılığı” adlı eserinde bu gerçekçiliği şöyle anlatır; “Romancılarımız, Türk köylüsünü ya idealize etmişlerdir, ya köylülerin kimi davranışlarını, düşüncelerini saklamışlar, kentlilere karşı ‘kol kırılır yen içine’ havasına girmişlerdir; ya da köylülere ‘büyük mal’ diye, ‘kavat’ diye bakmışlardır. Bir Yaşar Kemal vardır romanımızda köylüleri ‘olduğun gibi gösteren’; Yaşar Kemal, yaşantısına ve tanıklığına bağlı kalmış, gerçeklikten sapmamıştır. Bunun içindir ki Türk köylüsünü ‘olduğu gibi’ tanımak için tek kaynak, Yaşar Kemal’in romanlarıdır.”

Yaşar Kemal, 1953 – 1954 yıllarında Cumhuriyet Gazetesi’nde tefrika edilen, ardından kitaplaştırılarak 40 dile birden çevrilen ölümsüz eseri “İnce Memed”de, Çukurova’nın yoksul köylüleri için ağalara karşı çıkan ve toprağı için direnen bir kahramanı destanlaştırır. Yine Çukurova’daki çeltik ağalarına karşı mücadelede köylünün yanında yer alan idealist kaymakamın trajik öyküsünü “Teneke”de anlatır. Ceyhun Atuf Kansu’nun “Sofokles’in trajedilerini besleyen o görmüş geçirmiş yaşlıların deneylerle dolu sesi, Anadolu’nun sesi” olarak tanımladığı “Ortadirek”te ise Toroslar’dan Çukurova’ya ırgatlık yapmaya gelen köylülerin zorlu yolculuklarını anlatır. “Yer Demir Gök Bakır”da ise tutunacak hiçbir umudu, düşüncesi olmayan çaresiz insanların, bir mit yaratarak ona tutunmalarını anlatır. “Demirciler Çarşısı Cinayeti” ve “Yusufçuk Yusuf”ta ise Çukurova’daki toplumsal yapının değişimini konu edinir. 20 yıl boyunca sadece yaşadığı toprakları yazan Yaşar Kemal, 70’li yıllardan itibaren deniz insanlarının öykülerine de yer vermeye başlar. “Al Gözüm Seyreyle Salih”te, Karadeniz’in ufak bir kasabasında, bir çocuğun gözünden bakar toplumsal gelişmelere, “Deniz Küstü”de ise bin bir hayallerle Anadolu’dan İstanbul’a gelenlerin öyküsünü anlatır. Son yıllarda ise “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”, “Karıncanın Su İçtiği” ve “Tanyeri Horozları” adlı romanlarıyla başka bir pencere açıyor gönlümüzde.

Yıllar boyu derlediği Anadolu’nun masal ve efsanelerini iç içe geçirerek, halk öyküleri de anlatır bizlere Yaşar Kemal. Köroğlu, Karacaoğlan, Alageyik söylencelerini “Üç Anadolu Efsanesi” ile çıkarır karşımıza. “Hak yadigârıdır, verilmez” diyerek, gelenekleri için Mahmut Han’a savaş açan Ahmet ile Gülbahar’ın hikâyesini ise “Ağrı Dağı Efsanesi”nde anlatır. Yörük geleneğinin yok oluşunu da “Binboğalar Efsanesi”nde gözler önüne serer.

Tüm bu eserlerinin yanı sıra, yaşadığı büyük bir aşkla da kazınmıştır belleğimize çıkmamacasına. 50 yıl boyunca birlikte olduğu Thilda’sına duyduğu sevgiyi bilen unutabilir mi ki? Hele ki Thilda hastanede ölüm döşeğindeyken Yaşar Kemal’in kulağına fısıldadıkları… “Thildacığım, sevgilim. Sana teşekkür ederim. Yaşadığımız bu güzel hayat için sana teşekkür ederim sevgilim. Korkma, sakın korkma! Biz namuslu bir hayat sürdük.”

Yaşayan en büyük Türk romancısıdır Yaşar Kemal. Eserleriyle Türkçeyi öylesine zenginleştirmiştir ki, sıradan bir materyali bile sayfalarca betimleyebilme yeteneğine haizdir. Ki böylesine zengin bir Türkçe ile yazan başka bir yazarımız yoktur. Türkçe, bugün onun kelimeleriyle taçlanmaya devam ediyor.

 

(*) Kaynakça: Dündar Can, Özgentürk Nebil; İlk Durak İstanbul'un Entelektüel Tarihinden Tanıklıklar, Alfa Basım Dağıtım, 2005

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !