İYİ İNSANLARIN GÜZEL ATLARI

 
 

 

2007
 
 
Hani diyordu ya usta; “o iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler” diye. Gittiler mi sahiden? Dönmeyecekler mi? Onlar giderken, bizler cenazeden cenazeye mi koşacağız böyle? Daha Hrant Dink’in toprağı kurumadan, İsmail Cem’in ölüm haberi düştü sayfalara. Üstelik 14 yıldır acısını bir nebze bile hafifletemediğimiz Uğur Mumcu’yu anarken. Biz sürekli aydınlarımızın cenazelerini kaldırarak ve onları anarak mı olgunlaşacak bir toplumuz, yoksa giderek telafisi mümkün olmayan bir çıkmaza doğru mu sürükleniyoruz? Yaşar Kemal haklı çıkıp da iyi insanlar teker teker giderken, seyretmek mi düşüyor bizlere? Aslında yaşanan tüm gerçekler gösteriyor ki, olanlardan bizler de sorumluyuz. Tetiği çekenler ya da çektirenler kadar, koruyamayanlar da sorumlu. Silkinmenin vaktidir. Ayağa kalkıp haykırmanın, tüm yaşananların milletlerin değil, onları yöneten devletlilerin çıkar çatışması olduğunu göstermenin vaktidir.

Hrant Dink’in cenazesinde gördüklerimiz, tam da bunu kanıtlar nitelikteydi aslında. Tüm gerçek olduğu gibi karşımızdaydı. “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” diye sessiz bir bağırış içindeydi yüz binler. Üstelik bu haykırıştaki ince mecazı anlayamayan zihniyetlerle karşı karşıyaydık. Ancak biliyorduk “Ermeni’den dost olmaz” diyenlerin yalancılıklarını. Biz Anadolu’yduk, biz dosttuk. Uygarlık tarihi bu topraklardan çıkmıştı ve sayısız medeniyete ev sahipliği yapmıştı Anadolu. Yıllarca kardeş, yurttaş olarak yaşamıştık. Yüzyıllardır bu böyleydi. Kardeştik evet, ama bizlerin kardeşliği ırk, din ve mezhep temelinden değil, insanlığın ortak değerlerinden, yaşanan ortak acılardan ve gözyaşlarından geliyordu. Ama gün geldi, ırkçılık oturdu başköşeye. Kör bir bağnazlık, fanatizm kasıp kavurdu ortalığı. Katı bir milliyetçilik başladı. İşte şimdi, farklılıklar tarlasına nifak tohumları serpilmeye çalışılıyor. Hiçbir zaman böyle tohumları yeşertmedi Anadolu toprağı. Ama köleleştirilmeye çabalandı. Sermayenin üstünlüğü, emperyalizmin gücü gösterilmeye, kabul ettirilmeye çalışıldı. Çarklarına çomak sokanlarsa birer birer yok edilmek istendi. Ülkenin koşulsuz bağımsızlığını savunan Deniz Gezmiş’i; döneminin baskıcı hükümetine karşı özgürlüğü savunan Sabahattin Ali’yi; adım adım yabacılaştırılan ülkemizin siyasal düzlemine gazeteciliğiyle ışık tutan Uğur Mumcu’yu aldılar elimizden. Yetinmediler. Ekilmek istenen düşmanlık tohumlarının, toprağın altına yerleşmeden toplanması için ırgatlık yapan Hrant Dink’i de aldılar.
 
Ellerin, düşünen insanların üzerinden çekilmesinin vakti gelmedi mi? Kahramanlık peşinde koşarak, vatanperverlik yarışına giren zavallı cahillere, yollarının yanlış olduğunu başka türlü nasıl gösterebiliriz? Bir sınav olmalı tüm yaşadıklarımız. Bir testten geçiyoruz. Testin adı; “Türkiye’de farklılıklara tahammülün olup olmadığı testi.” Test sonuçlandı ve Türkiye’de farklı düşünenlere tahammülün olmadığı anlaşıldı. Ülkem bu testte başarılı olamadı. 50’li yıllarda da sınıfta kalmıştı zaten, 80’lerde de fena tökezlemişti. Her testin ardından kırılan demokrasimiz, öylesine telafi edilemez durumlara geldi ki, ilk sorudan kaybediyoruz artık. Her farklı düşünen insanın, kafasında ideolojik fikirler belirmeye başlayanın açık hedef haline geldiği, iğrenç bir test bu. Ve dersine uzun zamandır hiç çalışmayan Türkiye, sınıfı geçip mezun olmak yerine, daha çok sınıfsallaşıyor. Sınıflar (!) arası uçurum derinleşiyor.

Türkiye alıştırıldı zaman içinde bu tür cinayetlere. Sindirildi. Bu sindirilmişlikten doğan acı ve öfke, cinayetlerde ve anmalarda bir araya gelen on binlerce insanı kenetlendirdi hep. Her cinayetin ardından sözler verildi. Yeminler edildi. Katledilen diğer aydınlarımızda da olduğu gibi cinayetleri aydınlatmaya, suçluları yargı önüne çıkarmaya söz veren yetkililer, sözlerini tutmadılar. Uğur Mumcu’yu unutmayın. Cinayetin üzerinden 12 hükümet, 14 içişleri bakanı, 12 adalet bakanı geçti. Bombayı koyanlar bulunsa da, koyduranlar hala ortalarda yoklar. Şimdi de tetiği çekeni yakaladılar. Çektirenler diye de “abi” olarak anılan biri eski sabıkalı zavallı iki psikopatı… Ülkücü yapılaşmalardan tanıdığımız “abi” kavramı daha da sokuldu yaşamımıza. Tetikçilere dönecek olursak, Doğan Öz’ün, Abdi İpekçi’nin ve daha nicelerinin cinayetini işleyenler, “vatan hizmeti” adı altında kullanıldılar. Şimdi yakalananlar da “vatanperver gençler” olarak sunuluyor bazı çevrelerce. Cinayeti “milliyetçi duygularla işledikleri” öne sürülüyor. Kahramanlık öyküleri düzülürken, “beyaz bere” satışları patlatılıyor. Mustafa Kemal’in adını bile ağızlarına almaya hakkı olmayanlara, O’nun sözü ile hazırlanan posterlerin önünde fotoğraf çektiriliyor. “Ulusalcılık” tanımıyla katillerin isimleri özellikle ve sürekli yan yana anılıyor. At izi it izine, kavramlar birbirine karıştırılıyor.

Rakel Dink’in cenazede okuduğu mektup, bir sevgililer günü mektubunun cevabıydı. Bu konuda farklı düşünen insanların bile hararetle tartışması ve acilen önlem alınması gereken bir noktaya işaret etmişti Dink mektubunda; “bir bebekten, katil yaratmayı” başarmıştı bu ülke. Her nasıl olmuşsa olmuş ve günahsız gençler, sosyo-ekonomik koşulların da etkisiyle gerek adli suçlara bulaşır olmuşlar; gerekse vatan sevgilerini (!), kör bir şiddet olgusuyla bağdaştırmışlar ve bu tür katliamlardan medet umar hale gelmişlerdi. Artık başvurulan her türlü şiddetin kılıfı hazır; “vatan sevgisi”(!). Düşünen ve sorgulayan insanların ödedikleri bedeller de gün geçtikçe ağırlaşıyor. Gerçek vatanseverlerle, vatan sevicileri; gerçek milliyetçilerle, ırkçıları; at izi ile it izini birbirinden ayırmadan ve aralarındaki farkı anlamadan, demokrasi namına bir adım daha atamayacağımızı içselleştirerek, yolumuza öyle devam etmeliyiz. Yoksa yıllardır uğraşını verdiğimiz sağlıklı bir demokrasiye ve özlediğimiz hukuk devletine ulaşamayacağımız gün gibi aşina.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !